Bugün: Sık Kullanılanlara Ekleyin
Bülbülzade Eğitim Sağlık ve Vakfı
İyi, basit; kötü ise çok yönlüdür.
Aristoteles
  Online Bağış Sistemimiz Açıldı!    
Online Bağış
  Online Bağış Sayfamızdan güvenli olarak vakfımıza bağış yapabilirsiniz. Bağışlarınızı bekliyoruz...

Kapanış Konuşması: Zekeriya Şengöz

Kapanış Konuşması: Zekeriya Şengöz
Yayın Tarihi: 10/08/2018 11:00

05-10 Ağustos 2018 tarihleri arasında Afyonkarahisar’da yapılan Anadolu Buluşmaları 13 sempozyumunun kapanış konuşması Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz tarafından yapıldı.

Anadolu Platformu tarafından 05-10 Ağustos 2018 tarihleri arasında Afyonkarahisar’da gerçekleştirilen “İslam Dünyası: Birliktelik Modeli&Gelecek Perspektifi” üst başlıklı “Anadolu Buluşmaları 13” sempozyumunun kapanış konuşması Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz tarafından yapıldı.

İşte Şengöz’ün 10 Ağustos Cuma günü sabah yaptığı “İslam Dünyasının Geleceği ve Biz” başlıklı konuşması:

Şanı yüce ve aziz olan Allah’ın adıyla…

“O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf, 157)

“Sizleri eteklerinizden tutup cehennem çukuruna düşmekten alıkoymaya çalışıyorum ama siz elimden kurtulup doğruca cehennem çukuruna koşmaya devam ediyorsunuz.” diyordu bu kutlu yolun öncüsü, kalplerimizin ve gönlümüzün serdarı, davamızın son peygamberi Hz. Muhammed (sav).

Bir hikâyesi olmalı insanın, terk edip giderken ardında bıraktığı ya da gideceği yere önden gönderdiği. Uğruna harcadığı her şeyiyle kazıyarak yazdığı.

Bir derdi olmalı insanın, kavurmalı içini yaka yaka, pişirmeli toprağı, kıvamına getirmeli çamurdan insanı.

Bir dostu olmalı insanın, kapısını çalınca açacağından emin olduğu, yol sorunca geri çevirmeyeceği, yanlışına yanlış doğrusuna doğru diyeceği.

Ey yüreği Peygamber’in ve ashabının muhabbetiyle dolanlar, dünyanın acılarını, sancılarını arkalarında bırakanlar!

Ey şafağa sevdalı yiğit beyler, hanımefendiler!

Ey yeryüzünün hadimi genç kardeşlerim, dostlarım, hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum.

Allah rızası için attığımız hiçbir adımın karşılıksız kalmayacağından eminiz. Onun rızası için söylediğimiz hiçbir sözümüz boşa gitmez, yazdığımız hiçbir söz, kalemin sahibinin kontrolü dışında olmaz, o her şeyi bilir ve her şeyi kaydettirir.

Gönül coğrafyamızın kurtuluşu için gece gündüz gayret edip, iyilik üretmeye çalışan siz değerli yol arkadaşlarım; kendi iç dünyalarında yaptıkları muhasebeleri ortamımıza taşıyarak yarınlarımızı inşa etmek için birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek motive aracı olmaya namzet kardeşlerim, gününüz ve programınız mübarek olsun.

13.sünü düzenlediğimiz buluşmamızın her yıl daha nitelikli ve daha verimli programlara dönüşmesi için çaba sarf eden organizasyon ekibini canı gönülden tebrik ediyorum. 13 yıl önce 15-20 aile olarak başladığımız Anadolu Buluşmaları’nda bugün salonlara sığmıyor isek bu, teşkilatlarımızın özverili çalışmaları sayesindedir. Yaptığımız bu programların faydalarını saymaya çalışırsak saatlerimizi alır. Kısaca değinecek olursak; kaynaşma, tanışma, moral depolama, özgüven oluşturma gibi duyguların yanında konuştuğumuz her şeyi kitaba dönüştürüp tarihe not düşme, geleceğe iz bırakma çabasıdır. Bu beş günlük zaman diliminde “İslâm Dünyasının Birliktelik Modelleri ve Gelecek Perspektifi”ni, asırlardır aşamadığı vahdet sorununu, sorunlara çözüm önerilerimizi konuşmaya çalıştık.

Değerli dostlar! İslam coğrafyasının yenilenmeye ihtiyacının olduğu hepinizin malumudur. Bu coğrafyada görev ve sorumluluk alan herkes, sorumluluğunu layıkıyla yerine getirmelidir. Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz durumu tespit ederken; kaç zamandır ümmet olarak zihinlerimizde kopan fırtınaları dindiremiyor, zihinlerimizi karmaşıklaştıran sorularımıza ve sorunlarımıza çözüm bulamıyor; son birkaç asırdır içine düştüğümüz düşünce karmaşasından bir türlü çıkamıyoruz. İçine düştüğümüz dar kalıplarımız bizleri olabildiğince birbirimizden uzaklaştırıyor. Siyasi birliktelikler bir yana, kültür birliğimizi, yaşam birliğimizi, medeniyet birliğimizi ve en acısı zihin birliğimizi kaybettik. Yapay sınırlarımız, sorumluluk alanlarımız, tevdi edilen görevlerimiz, işgal ettiğimiz mevki ve makamlar, öz alan unsurlarına dönüştü. Her birimiz sahip olduğumuz ya da olmak istediğimiz görevleri kutsamaya başladı. Ümmeti, vazgeçilmez arzu ve isteklerine kurban etmeye başlayanların varlığı bizi derinden üzüyor.

Düşünce kısırlığı yaşadığımız son birkaç asırdır, sudan bahanelerle kardeşlik iklimini yok ediyoruz. Mezhep farklılıklarımız, düşünsel ayrılıklarımız, yorum farklarımız, bizi derin uçurumlara sürükledi. Dolayısıyla uzun zamandır coğrafyalarımızda huzursuzluk ve buhran hâli hüküm sürmektedir. Kriz dönemlerinde meydana gelen gelenekçi, modern, liberal, ihyacı, tecditçi, reformist, selefi gibi düşüncelerin sarmalından bir türlü çıkamaz olduk. Düşünce üretemediğimiz gibi öz kültürümüze, coğrafyalarımıza ve köklerimize yabancı, bir türlü sindiremediğimiz kısır döngülerde patinaj yaptık. Kendimize ve benliğimize yabancılaştık, bir şey olmaya çalışırken başkaca şeylere, yönlendirilmeye müsait, agresif toplumlara dönüştük. Allah’ın bizi şereflendirerek bağışladığı hilm, suhulet ve sükûnet gibi değerlerimizi yitirdik. Yaşadığımız çağın ruhuna uygun düşmeyen, dinin kök değerleriyle bugünü harmanlayamayan, böylece insanı bugünün insanı yapamayan, bilakis yaşadığı çağın yabancısı haline getiren; hatta tabiata, çevreye, zamana, mekâna, şehre, mahalleye ve evrene düşman kılan düşünce tarzlarıyla içinde bulunduğumuz buhranı daha da derinleştirdik. Çağdaş dünyada karşımıza çıkan özgürlük, çoğulculuk, tolerans, saygı, eşitlik gibi öz değerleri bizim değilmiş gibi amansız bir şekilde savmaya çalıştık.

Ne yazık ki bugün insanın hak ve özgürlüklerini kısıtlayarak insanı baskılayan devletlerimiz, halkından korkan ve politikalarını korku endeksinde üreten idarelerimiz ve idarecilerimiz var. Medeniyetimizin öncülerini unutup köksüz bir tasavvur var ettik. Coğrafyalarımız emperyalistlerin laboratuvarlarına, insanımız kobaylara dönüştü. Zilletin ve zelilliğin pençesinde çırpınıp duruyoruz. Bizden kaçanlarımız denizlerde çoluk çocuk sahillere vuruyor. Bizim bizde bulamadığımız güven ve selameti emperyalist ülke yönetimlerinde arıyoruz. İnsanın doğduğu, insanlığın inşa edildiği “Medine”lerimizde küresel emperyalizmin pençesinde inim inim inleyen kardeşlerimiz var. Oysaki Müslüman zihnin yeryüzüne yayacağı tek şey selam ve güven yurtlarıydı. Bir yerde Müslüman varsa oradaki herkes emniyetteydi. Kadınların, çocukların ve yaşlıların garantörü, oradaki Müslüman ya da Müslümanlardı. İçimizden devşirilip ellerine insan kanı bulaştırılan insanlarımıza sahip çıkmadık. Şeytanın tuzaklarına terk ettiğimiz her birey bumerang gibi dönüp bizi vurdu.

Değerli dostlar! Davamızın çağdaş dünyada karşılık bulması, yaptığımız ve yapacağımız çalışmalara bağlı. Rabbimizin bizden istedikleri, konuşmama başlarken okuduğum ayette gizlidir.

Bundan neleri anlamamız gerekiyor?

1- İyilik Yapacağız

Yani içinde yaşadığımız hayatı anlamlı kılacağız, yaşadığımız coğrafyaya karşı sorumlu olduğumuzun bilincinde olup bu sorumluluğun gereğini yerine getireceğiz. “İnsanlık için çıkarılmış hayırlı ümmet” düsturu ile insanlık için hayırlı ve iyi olan her faaliyeti gerçekleştireceğiz.

Hz. Peygamber’in hılfu’l-fudul üyeliğinden ilham alarak hangi konuda olursa olsun, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ve hangi ırk ve dinden olursa olsun, iyilik adına yapılan her ne varsa, Müslüman olarak elimizin o işin içinde olması gerekir.

2- İyiliği Emredeceğiz

Mümin, iyiliklerin yaygınlaşması ve kötülüklerin bertaraf olması için çaba gösterir. Mümin, bu bakımdan Peygamber yolunun yolcusudur. Hz. Peygamber’in, “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltiniz! Ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz!” hadisini hatırlayalım! (Tirmizi; İbni Mace, fiten)

Her Müslümanın kendi iktidar alanında, yani aile içinde, okulda, iş yerinde emr-i bi’l-maruf sorumluluğu vardır. Bunun yanında iyiliği emretmek, kurumsal bir sorumluluktur. Toplum içinde bu işi deruhte eden bir grup bulunmalı, toplumsal sürekliliği sağlamalıdır. Bu grup, aklın ve dinin güzel gördüğü şeylerin yaygınlaşması, bunların kabul etmeyeceği kötülüklerin de önüne geçilmesi için çaba göstermelidir. Bu bakımdan Allah Teâlâ (cc), “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk olsun! İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” buyurur. (Âl-i İmran, 104)

3- Dünyayı Yaşanır Kılmak İçin Pis Şeylerden Uzak Duracağız

Yaşadığımız dünyaya karşı sorumlu olduğumuzun ve yeryüzünü ifsat etmek isteyenlere karşı mücadele etmemiz gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Çevre kirliliğine, kimyasal atık maddelerine, tohumların genetiği ile oynamaya kadar dünyanın ekolojik dengesini bozucu her harekete karşı durmalıyız.

Bugün, sadece bizim değil, ortak yurdumuz olan dünyamızın da güvenliği ve geleceği tehlike altındadır. İnsanoğlu; hırsına, tamahına, kibrine, hükümranlık arzusuna yenilmiş; maddi menfaatleri ve çıkar savaşları için attığı umursamaz adımlar yüzünden tabiatın dengesini bozmuş; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk için yeni kapılar açmıştır. Denizler, akarsular, toprak ve hava kirlenmiş, bitkiler ve canlılar âlemi zarara uğramış, nesillerin sağlığı ve huzuru göz ardı edilmiştir (Mehmet Görmez, “Hz. Peygamber ve Güven Toplumu”).

Tüm bu maddî kirlerin yanında bir de manevi, ruhsal, kişilik kirlerimiz var. İçimizdeki kötü düşünceler ve duygulara yöneldiğimizde, maddi dünyamızdaki çevresel kirlerin çok da önem arz etmediğini görüyoruz. Benliğimize kazınan hırs, kibir, gurur, kendini beğenmişlik, kin ve nefret tohumları gibi daha birçok manevi kirlerle yaşıyoruz. Sevmediğimiz bir insanı, bir davranışı, bir hatayı günlerce, hatta yıllarca içimizde taşıyor ve kendi içimizde volkanlar büyütüyoruz.

İçinde yaşadığımız bu dünyayı düzeltmek ve daha yaşanılır bir hâle getirmek için nereden başlamamız gerektiğini anlatan bir örnek vermek isterim:

Bir adam, bütün bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini alır. Bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşünürken oğlu yanına gelir ve parka ne zaman gideceklerini sorar. Baba, bu hafta sonu parka gideceklerine dair oğluna söz vermiştir. Ama dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekir. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişir. Dünya haritasını küçük parçalara ayırıp oğluna uzatır:

“Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!” der. Sonra da:

“Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirse bu haritayı akşama kadar düzeltemez!” diye düşünür. Aradan on dakika bile geçmeden çocuk koşarak gelir:

“Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz!” der.

Adam önce inanamaz ve görmek ister. Gördüğünde de hayretler içinde kalır ve oğluna bunu nasıl yaptığını sorduğunda çocuk şu ibretlik açıklamayı yapar:

“Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzeltince dünya da kendiliğinden düzeldi.”

Evet, insanın kendisi düzeldiğinde içinde bulunduğumuz okul, şehir, ülke ve dünya da kendiliğinden düzelecektir. Daha yaşanılır bir dünya için yapmamız gereken tek şey: kendimizden başlamak…

4- Güzel ve Temiz Şeyler Üreteceğiz

İnsanlığın yararına olan şeyler üreteceğiz. Barutu bulduğu hâlde bomba yapmayan, pusulayı bulduğu hâlde coğrafî keşifler vesilesiyle ülkeleri sömürmeyen bir yaklaşım içerisinde olacağız. Sağlıksız olan şeylerin üretimini yapmayacağız ve üretimini yapanlara müsaade etmeyeceğiz. Kazançlarımız helal ve temiz olacak. Ellerimiz her zaman için harama bulaşmamış ve uzattığımızda Hz. Musa’nınki (as) gibi bembeyaz olacak. Girdiğimiz her iş ve yaptığımız her ticaretten sonra ellerimizi kontrol etmemiz gerekmektir.

5- İnsanları Özgürleştirecek ve Korkularını Yok Edeceğiz

Eski Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez’in ifade ettiği gibi: “Dünyayı kuşatan güven problemi öyle boyutlara ulaşmıştır ki insanın en temel dokunulmazlık alanlarında bile kendisini emniyet içerisinde hissetme imkânı son derece daralmıştır. İslâm âlimleri, dinin gayesini güvenlik perspektifinden okurken, “zarurat-ı hamse” başlığı altında beş temel dokunulmazlık konusu belirlemişlerdir. Irk, dil, din, yaş ya da cinsiyet farkı gözetilmeksizin her insanın eşit biçimde sahip olduğu bu güvenlik hakları, “din, akıl, can, mal ve nesil güvenliği” şeklinde açıklanır. Bazı âlimler bu beş gayeye, Allah’a kulluk, yeryüzünün imar edilmesi, sosyal düzen ve istikrarın sağlanması, hürriyet ve adaletin temini gibi yan unsurları da ilave etmişlerdir. Sonuçta insanoğlu için korkudan azade, emniyet içinde bir hayat sürme gayesi, vazgeçilmezdir. (Mehmet Görmez, “Hz. Peygamber ve Güven Toplumu”)

Güven; inanmak ve emin olmaktır, endişelerden sıyrılmak ve korkuları bir kenara bırakmaktır. Din-i mübin-i İslam’da iman ile güven arasında çok güçlü bir ilişki mevcuttur. İman eden kimse anlamına gelen “mümin”, güvenilir insan anlamına gelen “emin”, güven, güvence ve güvenlik anlamına gelen “emniyet”, can ve mal güvencesi anlamına gelen “eman”, hıyanetin zıddı olarak kullanılan “emanet” kavramları, aynı kökten beslenmektedir. Bu kökün bağlandığı nokta ise Yüce Yaratıcı’nın mahlukata sağladığı sonsuz güvendir.

İslam’a göre, güvenin yegâne kaynağı Cenab-ı Hak’tır. Yüce Rabbimizin Esma-i Hüsna’sından biri olan “el-Mümin”, “huzur, esenlik ve güven veren, kendisine güven duyulan, emniyet ihsan eden” demektir.

Dolayısıyla Allah’a iman eden bir mümin, kendisinin de bir parçası olduğu varlık âleminin Yüce Allah’ın himayesi, koruması ve garantisi altında olduğuna inanır. Mümin, Yüce Allah’ın kudretine teslim olan, zihnini ve yüreğini en sağlam, bâki, değişmez mesnede yaslayan, böylelikle huzura kavuşan kimsedir.

Mümin, dünyada ve ahirette huzur ve mutluğa ancak bu güven sayesinde kavuşabileceğini bilir. Nitekim İstiklal Şairimiz Mehmet Âkif, bu hakikati “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol” demek suretiyle dile getirmiştir. (Mehmet Görmez, “Hz. Peygamber ve Güven Toplumu”)

6- Rıza-i Bâri İçin Yaşayacak ve Onun İçin Öleceğiz

“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 162)

Sorumluluk omuzlarımıza bindiği andan itibaren O’nun rızasına uygun bir hayat yaşamak, O’nun emir ve yasaklarını gözetmek, O’nun kutlu elçisinin ahlakı ile ahlaklanmak, her dava arkadaşımızın görevi olmalıdır. Yaşantımızla, duruşumuzla, ticaretimizle, evliliğimizle ve ailemizle topluma örnek olacağız.

İnsanı insan kılan ve insanı var kılan bu değerlerle insanlığa İslam’ı sunacağız. Eylemlerimizin özgürleştirici yönünü, zincirleri kırdıran ve kaldıran yönünü, İlahi düstur ve ilkelerle sabit kılacağız.

Merhum Âkif diyor ki:

Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!

Değerli dostlar! Var olmak, özne olmak ve yeniden tarih sahnesindeki yerimizi almak için Kur’an’a, Hz. Peygamber’in örnekliğine ve kadim ilmî kültürümüze yaslanarak geleceği inşa etmeliyiz.

İslam dünyasının, Batı karşısında girdiği yenilmişlik psikolojisinden kurtulma isteği; dinî, siyasî, ekonomik ve ahlak açısından yeni bir toplumun inşası ile gerçekleşecektir. Böyle bir toplumun oluşması, İslami hareketin güçlü bireyler yetiştirmesi ile mümkündür.

Değerli dostlar! “Gençliği olmayan milletler ve toplumlar yok olmaya mahkûmdur.” düsturu ile, gençliği merkeze alan bir yapıyız. Ancak karşımızda dünden farklı, sosyal medya ile büyüyen bir gençlik var. Dünün dili ile bugünkü gençliği ikna etmemiz imkânsız görünüyor. Bugünkü gençliğin ne olduğunu, beslenme kaynaklarını, hangi dili konuştuklarını, ne tür argümanlar kullandıklarını kapsayacak, bilimsel ve akademik bir gençlik çalıştayı yapmak mecburiyetindeyiz.

Kur’an’ı incelediğimizde gençlikle ilgili üç modelle karşılaşmaktayız:

1- Hz. Yusuf, yani iffet ve hayâ: Yusuf, makam sahibi güzel bir kadının bütün isteklerini, zindana atılma tehditlerine ve çeşitli komplolarına rağmen geri çevirmiştir. İlkelerinden taviz vermemiş, henüz gençlik döneminde Mısır yönetimi kendisine teslim edilmiştir.

2- Ashab-ı Kehf, yani inançta sebat örneği: Kehf suresinin 13, 14 ve 15. ayetleri; gençlerin “hakkı kabul” ve “Allah’a iman” konusunda toplumlarından farklı bir sağduyuya sahip olabileceklerine işaret eden ayetlerdir. Gençlik, davete cevap verebilen bir dönem olarak dikkat çekmektedir.

3- Hz. Meryem, yani iffet örneği: Hz Meryem’in iffeti Kur’an’a konu olmuş ve adına bir sure nazil olmuştur.

Sevgili gençler! Bu geçici dünyada iffet ve hayâ konusunda erkekler Hz. Yusuf’u, kızlar Hz. Meryem’i örnek almalıdırlar.

Gençler! Gömlekleriniz asla önden yırtılmamalı, çünkü gömleği önden yırtılan bir gençlik yarını asla inşa edemez. Ülkenin yönetimi, ancak, ilkelerinize bağlı kalıp gömleği muhafaza ederek ve her daim Allah’a sığınarak sizlere nasip olacaktır.

Hz. Peygamber’in (sav) şu hadisinden ilham alarak, yarınlarda toplumu şekillendirecek, geleceğimizin mimarları olan gençlerimizi dualarımıza taşımamız gerekmektedir: ‘‘Allah’ım, şu iki adamdan -Ebu Cehil ve Ömer b. Hattab’dan- sana en sevimli olanı ile İslam’ı güçlendir.” (Tirmizi, Müsned 2/25). Davet ve tebliğ görevini ifa eden her bir arkadaşımızın, kendi çevresinde, dini düşüncenin toplum üzerinde etkili olmasına katkıları olacak iki kişiyi gözüne kestirmesi gerekmektedir. Önce tespit edeceğiz, hangi iki kişi diye. Sonra dualarımıza taşıyarak Rabbimizden yardım niyaz edeceğiz. Daha sonra da onları vahiyle buluşturarak özgün ve özgür bireyler olarak yetiştireceğiz.

Yeteneklerin Allah’ın birer ayeti olduğunu ve dolayısıyla gençlerimizin yeteneklerinin köreltilmesinin, insanın halife oluşunu zedeleyeceğinden hareketle, gençlerimizi yeteneklerine uygun bir şekilde yetiştirmeliyiz. Yeteneklerini geliştirebilecek ortam ve zeminler oluşturmalıyız. Sanatta, edebiyatta, sporda, tiyatroda, sinemada, mimaride ve diğer alanlarda yeteneği olan gençlerimizi yönlendirmeli ve gelişmeleri için katkılar sunmalıyız.

Okuyan, eleştiren, sorgulayan, analitik düşünebilen, taassup ve asabiyetten uzak, tevhid bilinci gelişmiş, kendi tarih ve medeniyetinden haberdar bir gençlik ile ümmet olarak verdiğimiz varlık mücadelemizi tamamlamış oluruz.

Özgürlük, adalet ve merhamet kavramlarını özümsemiş; iffeti, güzel ahlakı ve sadakati ilke edinmiş; ihyayı, ıslahı ve imarı düstur edinmiş; fedakârlık, diğergamlık ve vefakârlığı şiar edinmiş; toprağa, bitkiye ve suya karşı hassas; sorumluluk bilinci gelişmiş bir gençlik yetiştirmeliyiz.

Aynen Akif’in, “Asım’ın Nesli” diyerek sembolleştirdiği İslamcı kuşaklara, asrın idrakini taşıyan kafalara seslendiği gibi.

Değerli dostlar! Bu nesil, bizim tarafımızdan inşa edilmediği takdirde fazilet hissini yitirmiş güçler ve medeniyetler, tek dişi kalmış bir canavar hâline dönüştüreceklerdir.

Asım’ın Nesli; dinini, vatanını, milletini, değerlerini ve tüm ümmeti kucaklayandır. Zulme tahammülü olmadığı gibi haksızlık karşısında susmayan, haykıran ve hatta bileği ile düzeltmeye çalışan gençtir. Vahyin şahitliğini üstlenen, iman ettiği İlahi değerleri hayata taşıyan, taşımakla kalmayıp, yaşayarak içinde bulunduğu topluma güzel örneklik yapan bir nesildir.

İnandığı değerler uğruna bedel ödeyen, ayaklarını sırat-ı müstakimde sabit tutan bir genç nesil.

Kur’an’ı okudukça evrene, hayata, topluma, insana, zamana ilişkin yeni bir düşünce, yeni bir anlayış, yeni bir dünya görüşü ile bakan bir nesil. Varlığını Allah’a adayan bir nesil. Kirli hayatın acımasız kucağına düşmektense güzel ölümün şefkatli kollarına düşmeyi tercih eden bir nesil.

Yani tembellik, hazır olana konmak, egoist, hırs ve kıskançlık, neme lazımcılık ve duyarsızlığın uzak olduğu bir genç nesil. Dilsiz, hafızasız, tarihsiz, kültürsüz, inançsız bir nesil değil. Kendi değerlerine sırtını dönmüş bir nesil değil. Milletin kaderini etkileyecek, idealist dava adamı bir gençlik.

Asının nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi yurdunu, çiğnetmeyecek.

Gençlik ile ilgilenen eğitimci kardeşlerimizin bilgi ve birikimlerini güncellemeleri gerekmektedir. Tek sermayesi gençlik yıllarında okuduğu kitaplar ve dinlediği sohbetler olan kardeşlerimizin gençliği etkilemeleri imkânsızdır.

Gençlik ile ilgilenen kardeşlerimizin;

1- Önce gençlik diye bir derdi ve davası olacak ve gençliğe inanan biri olacaktır.

2- Kendisini yetiştirmiş ve her zaman yenileyen, gelişmelerden haberdar, dinamik ve çalışkan olacaktır.

3- Gençlerle zaman geçiren, onların sorun ve problemlerini çözmeye çalışan, fedakâr bir insan olacaktır.

4- Toplumun değişmesi ve dönüşmesine katkı sunacak lider ruhlu gençleri tespit edip onları vahiyle buluşturmaya gayret edecek ve Rabbine, tespit ettiği gençlerin vahiyle buluşması için niyazda bulunacaktır.

5- Son olarak yeni bir dil ve söylem geliştirerek çağın ruhuna uygun mekânlar tahsis etmelidir.

Değerli dostlar! İslam öncesi Mekke’de kadının hiçbir hak ve hukuku yoktu, hatta varlıkları rahatsızlık veriyordu. Kız çocukları doğduğunda, ayetin ifadesi ile yüzleri simsiyah kesiliyordu. (Nahl, 58)

Hz. Peygamber’in risaleti ile beraber, kadın eş oldu, anne oldu, cennet anaların ayağının altına serildi. Mirasta payı, nikâhta iradesi oldu ve bilgide düşüncesine müracaat edildi. Kadın savaşta, barışta, mahkemelerde, ilim meclislerinde ve mescitlerde, kısacası sosyal hayatın her alanında var oldu, kıymet gördü.

Modern seküler hayatın en büyük darbeyi kadına vurduğunu ve kendisine en büyük sermaye olarak kadını gördüğünü maalesef üzülerek ifade etmek istiyorum.

Kadını cinsiyetinden dolayı muhatap alanlar; kadını eğitimde, sağlıkta, ekonomide, pazarda ve reklâmda bir sömürü aracı hâline getirmektedirler.

Modern hayatın etkisinde kalmayan bölgelerde kadınlar, büyük oranda İslam’la bağdaşmayan bir kültürün kendilerine tanıdıkları bir hayata mecbur bırakılmışlardır.

Müslüman kadınlar, modern hayat ile gelenek arasında kalarak kendilerini tanımlamada ciddi problemler yaşamaktadır.

Seküler modern hayatın etkisiyle Müslüman kadınlar, bazen feminist bir yaklaşımla, bazen seküler hayatın kadını sömürmek için açtığı iğrenç alanları talep eden bir yaklaşımla kendi İslami kimliğinden uzaklaşmaktadır.

Ahlak, tesettür ve iffet, Müslüman kadının asla vazgeçemeyeceği önemli kavramlardır. İffet, “insanların bedenî ve maddi hazlara aşırı düşkünlükten korunmasını sağlayan erdem için kullanılan bir ahlak terimidir.” (TDV İslam Ansiklopedisi) Son zamanlarda maalesef Müslüman kızlarımız, ahlak, iffet ve tesettür konularında iyi bir sınav veremiyorlar. Caddelerde, üniversite kampüslerinde, kafelerde ve AVM’lerde görülen manzara, Müslüman kadın ve kızlarımızın geldiği noktayı çok iyi ortaya koymaktadır.

Değerli dostlar! Aile, toplum ağacının meyvesi olduğu gibi aynı zamanda da çekirdeğidir. Dolayısıyla ailedeki problemler toplum kaynaklıdır ve bu problemler toplumun bütününü ilgilendiren ve çöküşüne sebep olabilecek hayati meselelerdir. Bu çöküşe sebep olmada medyanın payı inkâr edilemez. Kitle iletişim araçlarının insan tutum ve davranışları üzerindeki etkilerinin çok güçlü olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Medyadaki bazı dizilerin olumsuz etkisiyle, toplumda aile kurmak ve çocuk sahibi olmak neredeyse anlamsızlaşırken; evlenmemek ve nikâhsız aşk birlikteliği yaşamak, kabul gören, sıradan bir yaşam tarzı olarak gösterilmektedir. Diziler, ölene kadar sürdürülmesi için söz verilen evliliklerin, ihanetlerle, entrikalarla yıkıldığını gösteren örneklerle doludur.

Bireye ve topluma sağladığı önemli yararlarla toplumun ve bireyin vazgeçilmez öğesi olan aile, evlerimizin başköşesine oturan televizyondaki bu yayınlarla özellikle milli ve manevi değerlerden yoksun bazı dizi filmlerle dejenere olmaktadır.

Seyredenlerini ekran başına bağlayan bu diziler; nikah, mahremiyet, vefa gibi değerlere gereken önemi vermiyor.

Eğitici nitelikli dizi filmlerin hemen hemen görülmediği ekranlarda, maalesef, Müslüman aile yapısına ve yaşantısına uygun olmayan görüntüler hakim olmaktadır.

Nitekim okul çağındaki genç kızların hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp tozpembe bir dünyada yaşamasına imkân sağlayan, arkadaşlık ilişkilerinin daha da cinsel boyutlara indirilmesini meşrulaştıran ve gençleri bu yönde bir hayat tarzını benimsemeye iten diziler bulunmaktadır.

Fırtına-gerginlik dönemi diye adlandırılan ergenlik çağının içerisinde bulunan gençler için şiddetin egemen olduğu, çalışarak hayatı kazanmak yerine kısa yoldan köşeyi dönmenin konu edildiği diziler mevcuttur.

Nitekim Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Zeynep Gültekin’in hazırladığı yüksek lisans tezinde ele alınan bir dizinin 55 bölümünün faaliyet raporunda şu rakamlar ortaya çıkmıştır: 411 cinayet, 152 yaralama, 137 saldırı, 147 dayak, 155 tokat, 175 kavga, 110 işkence, 3 tecavüz, 191 taciz, 145 silahlı çatışma.

Yine başka bir araştırmada bir çocuğun 12 yaşına kadar, ölüm dahil 101 bin şiddet olayını televizyonda izlediği ortaya konmuştur. (Kadın ve Aile Dergisi)

Değerli dostlar! Ayrıca başka bir konu daha var: O da erkeği, yani babayı itibarsızlaştırma, kanun ile terbiye ederek aile içinde etkisiz hâle getirme, aile yapısı içindeki en önemli ögelerden birini, tabiri caizse, imha etme konusudur.

Medya artık şiddeti yaymak için değil, merhameti artırmak, sevgiyi çoğaltmak için çalışsa neler olur neler… Diziler, filmler, faydalı programlar, ülke çapında sevgi, saygı, muhabbet gibi konularda yapılacak yarışmalar, teşvikler yapılabilir.

Çekirdek yapı olan ailelerimizin kendi değer yargılarımız çerçevesinde saygı ve sevgi temelleri üzerinde kurulmasını sağlamak zorundayız.

Toplumsal değişim ve dönüşümlerde kadınların rolü küçümsenemez. Fıtratı bozulmamış, bilinç ve tasavvuru kirlenmemiş kadın; hiçbir şey yapmadan etrafını terbiye eden varlıktır. Bu konuda Akadder’e çok iş düşmektedir.

Değerli dostlar! Müslümanlar, İslam medeniyetinin görkemli dönemini yaşarken; Batı, Orta Çağ karanlığını yaşıyordu. Kilise Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi sanılıyordu. Kilisenin onayı alınmadan hiçbir ilmi gelişmenin olması imkânsızdı. Kiliseler Allah adına insanlara zulmeden bir kuruma dönüşmüştü. Batılı ilim adamları kiliseye savaş açarak kilisenin hegemonyasını kırdılar ve hayatta kiliseye, dolayısıyla tanrıya, sınırlı bir alan tahsis ettiler. Artık Batı düşüncesinde kilise, huzurevi ziyareti gibi, haftada bir uğranılabilecek bir yer, tanrı ise bir yaratıcı olarak kabul gören, ancak hayata müdahale ettirilmeyen bir yaratıcı, yani haşa, emekli edilmiş bir yaratıcı şeklinde kabul gördü.

Batı’nın etki alanında olan tüm bölgelerde tanrı göğe hapsedilmiş bir yaratıcı olarak görülmeye başlandı. Hayat, aklın önderliğinde ve doğadan da istifade ederek yaşanmalıydı. Tanrı hayata müdahil olmamalıydı. Bu anlayış zamanla felsefi bir kavrama dönüşerek deizm şeklinde ifade edildi.

Batı’da gelişen bu felsefi akım başta kilisenin olumsuz yaklaşımından dolayı masum gibi görünse de aslında, kilisenin yanlış uygulamalarından hareketle Allah ile hesaplaşmaları, bilim ile insaf ile bağdaşan bir durum değildir.

İlk emri oku olan, bilgiye önem veren, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağını ifade eden bir öğretinin müntesipleri, “İlim her kadın ve erkeğe farzdır”, “İlim Çin’de dahi olsa onu alın”, “İlim Müslüman’ın yitiğidir, onu nerede bulsa alır” diyen kutlu elçinin ümmeti olan Müslümanların, Batı’da hastalıklı din anlayışından dolayı Allah’ı devre dışı bırakanları örnek alması, ne kadar üzüntü verici bir durumdur.

Son zamanlarda ülkemizde Batı’da ortaya çıkmış olan bu akımın gençler arasında yaygınlaştığı ifade edilmeye başlandı.

Diyanet’in, ilahiyatların ve cemaatlerin, sahih bir din algısı oluşturmaları, Allah’ın ve O’nun kutlu elçisi Hz. Peygamber’in maksat ve gayesini anlamaya çalışmaları ile mümkün olacaktır. Bu konuda Diyanet’in çok ciddi inisiyatifler alması gerekmektedir. Din adına yapılanlar ve konuşulanlar, gençliğin din ile olan ilişkisini belirlemektedir. Diyanet’in “En iyi cemaat, cami cemaatidir” diye diğer cemaatleri dışlayan telkinleri, toplumu bölmekte, camilere giden yaşlı ve sınırlı sayıdaki cemaatin dışında kalanları rahatsız etmektedir. Aslolan tüm mütedeyyin, inançlı, çalışan STK’ların da içinde bulunduğu her kesime camilerin açık tutulmasıdır.

Değerli kardeşlerim! Geçtiğimiz günlerde operasyonlarla çökertilen yapılar üzerinden gerçekleştirilen cemaat-devlet, sivil toplum-devlet tartışmaları gündemi işgal etmektedir. Alenen İslam’a ve insanlığa hakaret sayılabilecek yapıların, televizyonlarda boy boy afişe edilerek büyütüldükten sonra, çökertilirken İslami cemaat imajıyla birlikte anılması, İslam’a düşmanlık değilse en hafifinden ahmaklıktır. Bu tartışmalar üzerinden eğer İslam ve Müslümanlar zerre kadar zarar görüyorsa, bunun vebali çok büyük olacaktır. Bu tartışmalarla cemaatlere ve İslami sivil toplum kuruluşlarına karşı kin ve nefret uyandırmak, toplumun temel dinamiklerini hiçe saymaktan öte bir şey değildir. Bugüne kadar insanlara Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in hayatı, hadislerle ilgili bilgiler ulaştırmaya çalışan, samimi bir şekilde -bildiği kadarıyla- dini anlatan yapıların hepsini topyekûn kirli sepetine atmak nasıl bir çabadır? Uzun yıllardır dinî yaşantıyla, iç ve dış mihraklara karşı dinî anlayışı canlı tutmaya çalışan, İslami söylemi ve eylemi aktif kılmaya gayret eden yapıların emekleri ne çabuk unutulur oldu! Her cemaati, her sivil toplum kuruluşunu FETÖ ile kıyaslamak, FETÖ ile özdeşleştirmek ne acı bir durumdur! Devleti neredeyse ele geçiren dış kaynaklı komplike bir terör örgütü ile bütün cemaat ve yapıların bir tutulma gayreti, bu terör örgütlerinin emellerini, tersine bir eylemle, yeniden gerçekleştirmektir.

Tüm gücünü oturduğu koltuğun sırtlığından alan kişilerin “cemaatler devlete bağlansın” sığlığı ne garip bir şeydir! “Devlet, cemaatleri denetlesin” anlayışının, yeni bir buluşmuş gibi ortaya atılması, tam da gülünecek bir durumdur. Bir dernek ya da vakıf adı altında yapılan bütün faaliyetlerin hepsi, devletin organları tarafından denetlenmektedir. Günümüzde yapılan bu tartışmalar yanlış ve beyhudedir. Toplum üzerinde devlet etkisini azaltmak ve toplumu sivil bir yaşama doğru götürmek için oluşturulmuş kuruluşlar, devlet tarafından mı yönetilsin? Topluma, insanlara zarar veren, şiddete, teröre bulaşmış yapıları tespit etmek, incelemek, soruşturmak ve cezalandırmak devletin işidir. Bunu hakkıyla yerine getirmelidir. Buna itiraz etmek mümkün değildir! Bu zaten, kanunlar çerçevesinde belirlenmiş ve uygulanmakta olan bir durumdur. Ancak bunun dışında kalan bir sivil toplum kuruluşunun fikrinin, eylem biçiminin, çalışmalarının -sözüm ona- devlet tarafından belirlenmesi durumunda hangi sivillikten bahsedilebilir!

Değerli kardeşlerim! Tam da bu noktada cemaatler ve sivil toplum kuruluşları, kendini özeleştiriden geçirmeli, samimi olarak çıktıkları yolda kontrolü elden bırakmamalıdırlar. Bünyelerinde barınan potansiyelin yanlış kanalize olmasıyla oluşabilecek tehlikelerin farkında olmalıdırlar. Cemaati toplumdan bir parça olarak görmelidirler. Mehmet Zahit Kotku’nun ifadesiyle “Cemaatler, cemiyete insan yetiştirir, kendilerine değil!” Kendi gettosunu oluşturup, cam duvarlar içerisine hapsolmuş bir yaşam biçiminden ziyade toplumla birlikte yaşamalı; dini, hayatın içinde pratize etmelidirler. Ortaya koydukları söylem ve eylemlerde toplumun bütün kesimlerini göz önüne alarak hareket etmelidirler. Devletle olan ilişkilerinde doğru bir noktaya konumlanmalıdırlar. Devletten emir alan bir konuma gelmemeli, devletin bir kurumu gibi hareket etmemelidirler, ki burada sivillikten bahsedemezsiniz. Bunun yanı sıra ele geçirme iç güdülerinden sıyrılmalı; devleti, nemalanma ve rant devşirme basamağı olarak görmemelidirler. Devletin toplum için yaptığı olumlu işleri desteklemeli, yanlış işlerine hiç çekinmeden itiraz etmelidirler. Sivil yapıların devlete karşı olduğu anlayışı yanlıştır. Bilakis devletler sivil yapıların destek ve itirazları sayesinde güçlenir ve yollarına daha emin adımlarla ilerlerler.

“Yeni Sistem”de bürokrasi, askerî bir temelden sivil bir anlayışa geçmiştir. Bundan sonra sistemin işleyişi somut sonuçlar doğurmak zorundadır. İktidarın yapacağı iyilikler ve kötülükler, Müslümanların hanesine yansıyacaktır. Olumlu bir tablo, İslam dünyasındaki değişim ve dönüşümlere yol gösterici olacaktır. Aksi ve olumsuz bir tablo ise süreci tersine çevirecektir.

Bir medeniyet ufkuna doğru yol almak gerekmektedir. Kültürümüzün, iktisadi yapımızın, şehirleşme geleneğimizin, sanatın, edebiyatın, hepsinin yeni bir medeniyet ufkuna doğru yönelmesi gerekmektedir.

Yeni dönemde somut göstergeleriyle birlikte sanat, kültürel değişim vs. alanlarda somut izlerin gerçekleşmesi gerekmektedir.

Kurumsal yapıların kontrol edilebilirliği için sivil toplum kuruluşlarının politikaları, iktidarları denetleyen bir misyon yüklenmeli, bürokrasinin iktidar ve halk üzerindeki baskısını denetleyen ve hafifleten bir pozisyona sahip olmalıdır.

Eğitimden adli sisteme, imardan enerjiye, tarımdan basına kadar açıkça görülen o müthiş savurganlığın durdurulması, liyakat problemi ile çözüme kavuşacaktır. Çünkü liyakatin tercih edilmesiyle bir günlük iş bir aya yayılmaz, ödenekler çarçur edilmez, gözaltı süreleri uzamaz. Dünyayı doğru okur, doğru yorumlarız. Hepsinden önemlisi liyakat noksanlığının suçunu birbirimize atmayız. Emaneti ehline teslim etmeyi ilke ediniriz. Etnik veya ideolojik sınıflaşma kaygıları yok olur. Liyakat sorunu çözülürse, adil sistemin ihyası, Milli Eğitim’in yalpalaması gibi kangrenleşmiş birçok sorun çözülecektir.

Ülkemizde değişimin ve dönüşümün medeniyet temeline dayandırılması için, genç nüfusun duygu ve ideallerinin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir. Gençlerin önüne somut ve ulaşılabilir hedefler konulmalı ve bu hedeflere yaklaşırken daha uzak hedeflerin temelleri atılmalıdır.

Mekke’nin fethinden önce Mekke’nin anahtarı Osman bin Talha’dadır. Kendisi Kâbe’nin temizliğini-bakımını yapar. Peygamberimiz (sav) içeri girmek istediğinde Hz. Ali anahtarı ondan alır ve içeri girerler. Bu esnada Osman bin Talha Müslüman değildir. O esnada Peygamberimizin (sav) amcası Hz. Abbas, Kâbe’nin anahtarının kendisine verilmesini rica eder. Peygamberimiz de anahtarı amcasına verir. O esnada bir ayet iner. Ayette şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ size, emanetleri ehline vermenizi emreder…” (Nisa, 58) Bunun üzerine Peygamberimiz anahtarı henüz Müslüman olmayan birisine, yani Osman bin Talha’ya verir. Peygamberimiz (sav), “Ey Osman! İşte Kâbe’nin anahtarı! Bugün, iyilik ve vefa günüdür. Sen cahiliye zamanında bu vazifeyi layıkıyla yaptın, inanıyorum ki şimdi daha güzel şekilde yaparsın” buyurur ve anahtarı herkesin huzurunda ona teslim eder.

Cabirî’nin de isabetle ifade ettiği gibi yeni bir siyaset fıkhına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca ne imamet mitolojisi anlayışı ne de Muaviye’nin temellerini attığı saltanat modeli cevap verebilir. Devletin kutsallığı yerine hukukun üstünlüğü fikrini temel alan; açık ve şeffaf bir yönetim anlayışını benimseyen; seçim, şura ve biat anlayışını güncelleyerek oluşturan yeni bir siyaset anlayışı ihtiyacı doğmuştur.

Elli yaşındaki bir adama sekiz yaşındaki bir çocuğun elbisesini giydirmek ne kadar mümkün değilse, bugünün sorunlarını da düne ait yöntemlerle çözmek mümkün değildir.

Artık insanın geleceğini temsil etme ayrıcalığının Batı’nın elinden alınması gerekmektedir. Bilim ve teknoloji düşmanlığı kadar aşırı bilim ve teknoloji hayranlığının ve fetişizminin de tehlikeli olabileceğinin bilincine varmak ve bu yönde hareket etmek gerekmektedir.

Sonuç olarak; yapılan seçimle birlikte ülkemizde değişen yönetim modelinden umutluyuz. Yeni yönetim modeliyle birlikte sivil hayatın önünün açılmasını, insanların özgür düşünebilmesini, düşüncelere pranga vurulmamasını, sistemin akli ve ahlaki değerlere dayanan bir model olmasını arzuluyoruz. Türkiye’yi uzun yıllardır bağlayan zincirlerden kurtarıp daha insani ve İslami yaşayışı modelleyecek ve bu modeli insanlığa sunacak bir yapılanma olmasını istiyoruz. Devletin ihale, adam kayırmacılık, rant imajından kurtarılıp her ferdine değer veren, her ferdiyle tek tek ilgilenen bir hizmet anlayışı ile yeni bir imaja kavuşturulmasını talep ediyoruz.

Ayrıca, Müslüman cemaatler ve STK’lar olarak, bu ülkede inanç ve fikir özgürlüğü konusunda geniş bir toplumsal mutabakat sağlanarak 81 milyon insanın ötekileştirilmeden bu ülkenin vatandaşı olduğunu bilmesi gerekir. Her bireyin eşit haklara sahip olduğu, adalet ve şura esaslarına dayanarak her bireyin yaşama hakkı ve hukukunun yeni sistemde güvence altına alınması talebimizi yetkililere iletmemiz gerekmektedir.

Değerli kardeşlerim, İslami hareketin bir parçası olarak bizler, yeni bir dil geliştirmek zorundayız. Söylemlerimizin afaki olmaması ve karşılık bulması için altının doldurulması gerekmektedir.

Toplumsal yapımızı iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Toplumsal gidişatın ve değişimin kavramsal haritasını doğru algılayabilmemiz gerekiyor. Toplumsal muhayyilemizin nasıl değiştiğini kavramamız gerekiyor. Bunları iyi tahlil etmezsek “gençliğe, aileye ve bireye ulaşalım, ilgilenelim ve kucaklayalım” demekle bir şey elde edemeyiz.

Şu an dünyevi anlamda birtakım kazanımlarımız mevcuttur. Bu elde ettiğimiz mevki, makam ve zenginlikler, bizleri yorgunluğa, yılgınlığa ve atalete sevk eden temel amiller olmuştur. Bu kazanımlardan vazgeçmek elbette kolay değildir. Ancak Müslümanların itibar kazanması, davet ve tebliğde yeniden başarıya ulaşması, mevcut dünyevi kazanımlardan vazgeçebilmekle mümkün olacaktır.

Aksi takdirde modern hayatın sunduğu kazanımlarla beraber, modern kültürün vazgeçilmez bir parçası olan parçalanmış kimlik ve parçacı yaklaşımlar söz konusu olacaktır. Dolayısıyla bir medeniyet tasavvuru olanlar, bu tasavvuru gerçekleştirmek için bu tehlikenin farkında olup tedbirler almalıdırlar.

İslam medeniyetini yeniden inşa etmek için çalışan bizlerin, toplumda mesajlarımızın rağbet görmesi için şu hususları güncelleştirmemiz gerekir:

1- İstikamet üzere bulunma veya istikametimizin sahihliği

Dinî terim olarak istikamet; hakka tabi olmak, adaleti yerine getirmek, doğru yola girmek, itaat olan şeyleri yapıp isyan olan şeylerden sakınmak, verdiği sözü tutmak ve haktan başkasına meyletmemek demektir. Böyle kimseye ve hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan dümdüz ve dosdoğru şeye “müstakim” denir.

Sırat-ı müstakim dediğimiz, dosdoğru yol diye tarif ettiğimiz yol elbette ki Allah’ın razı olduğu, “İslam” diye nitelendirdiği, bütün hayatın düzen ve nizamını sağlayan, hem dünya hem de ahiret saadetini temin eden İslam dinidir. İstikamet bütün davranışlarda, hatta ibadet ve itaatlerde dahi uyulması gereken ölçüdür. İmanın, amelin ve ahlakın kendisiyle mükemmelleştiği, değer kazandığı, insana fayda sağladığı kural ve kanunların bütünüdür. Ne ifrat ne de tefritin aşırılıklarına kapılmadan mutedil olmanın adıdır. Dünyadan soyutlanmadan, ahiret hayatını unutmadan her şeyi yaratılış gayesi doğrultusunda anlamlandırmaktır. Evde-işte, çarşıda-pazarda, hazarda-seferde, ailede ve toplumda hayatın her alanında ölçülü ve dengeli olmaktır. (“Dinî Kavramlar”, Diyanet Yayınları)

Allah, Hud suresinde, “Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyurur. Rabbimiz bizden açık bir şekilde istikamet üzere olmayı, dua ederek kendisinden istemeyi emretmektedir.

Bizim, istikamet üzere olduğumuzu düşünmemiz yeterli olmaz, bilakis kendi dışımızdaki ehli ilim bir bakışın gerçekçi olarak bizi değerlendirip istikamet üzere olduğumuz yönünde bir beyanının olması gerekir.

2- Arı, duru, pak, eklentisiz olmak

Saf, temiz ve kirlenmemiş olmak; şaibesiz bir hâl ve duruşa sahip olmak, yani safiyet hâlinde olmaktır. Bu safiyet aynı zamanda birçok sorunumuzun çözümünde anahtardır. Özümüzün dışa yansıyışında güvenilirliğimizin temel taşıdır safiyet.

Yüreklerimizdeki bu safiyet; dünyevi istek ve arzuların birtakım beklentileri yüzünden kirlenmiş, sapmış ve tozlanmış benliklerimizi temizleme vesilesidir. Ancak bu safiyet sayesinde ilkeli bir hayatı ve hikmetli bir bakışı elde edebiliriz.

İstikamet üzere olduğumuz sürece safiyete doğru yol alırız. İstikamet ve safiyet bizlere geçici olanın kalıcı olan üzerindeki etkisini kırarak yok eder ve insanı sürekli yenilenmeye sevk eder.

İşte inşa sürecindeki bu saf duruş ve hâli yeniden yorumlayarak yeni bir iletişimi, yeni bir dili yakalayabiliriz.

Safiyet aynı zamanda insani ilişkilerimizde bir yakınlaşma, kaynaşma, güvenme, dostluk ve kardeşliğin tesis edilmesini sağlar.

Evet değerli kardeşlerim, bu safiyet, her bir arkadaşımız nezdinde bir potansiyel hâlinde olursa ve saf özellikler öne çıkarsa, bu özelliğimiz sayesinde, toplumsal huzuru, güveni, barışı ve eminliği sağlayan önemli bir adıma dönüşecektir. Çünkü toplumsal yaşamdaki ahlaki hayat tarzımızın en derunî yanıdır safiyet.

İhya ve ıslahta, toplumsal inşada safiyetin yanında şeytanlığın, kurnazlığın, sahteciliğin, uyanıklığın yeri yoktur.

3- Samimiyet ve sahicilik

Değerli dostlar, kendimizi genç nesle karşı sorumlu hissediyorsak ve yaşadığımız toplumda adaletin, ahlakın, hakkın ve hukukun, kardeşliğin, aile içi huzurun ve düzenin sağlanmasını düşünüyorsak, samimiyet ve sahicilik bizim şiarımız olmalıdır. Yüzümüze yansımalı, karakterimiz olmalıdır.

Sahte ve kurgusal hâllerin oluşturduğu yıkım ve tahribatın; geçici, yüzeysel, gösterişçi davranışların milletimizi ne duruma getirdiğini görmemek mümkün değildir.

Modern kültürün sahte, egoist, menfaatçi yaşam güdüsünün, toplumu çözüp parçalamanın dışında bir işe yaramadığını görmemek mümkün değildir.

Samimiyet demek; yakınlık ve dürüstlüğün ortaya konması demek; kişinin emin olması, selam ve esenliğin bir düstur hâline gelmesi demektir. Dinimiz bizim nasıl bir ilişki, nasıl bir bağ kuracağımızı ve hangi ilkeler üzerinde duracağımızı belirliyor. Kendimizden ziyade başka insanları düşünme sorumluluğu, bizim yolumuzun mihenk taşıdır.

Özetle, kişilik ve şahsiyet tam oluşmadan, başkalarıyla kurulan ilişki ve iletişim, sürekli yapay kalacaktır.

Bütün bu olanlardan sonra biz sorumlu müminler olarak her türlü fikrî ve fiilî saldırılar karşısında, duyarsız bir insan gibi toplumsal ifsat ve bozulmayı seyretme durumuna düşersek, günaha karşı duyarsızlaşmanın sinsi bir zeminde oluşması ve iradenin devre dışı kalması da kaçınılmaz olacaktır.

Çoğu zaman sıradanlaşmanın farkında bile olmayabiliriz. Yani bu sıradanlaşma, en temelde kötülük karşısında insanın sükût etmesidir. Bu sıradanlaşma, bozulma ve köhnemeyi beraberinde getirir. Bizler sıradanlaştıkça şahitlik ruhunu ve sorumluluk bilincini kaybetmiş oluruz ki -maazallah- egoizmin esiri hâline geliriz. Bütün bunlar günah işlemeyi alışkanlık hâline getirmeye sebep olan durumlardır. İsrailoğullarının en tipik özelliği, bir günah konusunda başkalarını uyarırken kendilerinin ortama ayak uydurmasıdır. Bu durum pişkinliktir, gaflettir.

Küresel güçler geçmiş zamandan daha fazla bir çabayla bireyselleşme ve güya özgürlükçü bir yaşam tarzını zihinlere empoze etmek suretiyle günaha karşı bizleri duyarsızlaştırmak istemektedir. Küresel güçl

Eğitim kategorisinde bulunan tüm haberler


Suriyelilerin Sosyal Uyumunda Sivil Toplumun Rolü

BEKAM, Suriyelilerin ülkemize sosyal uyumunda sivil toplumun rolünü daha yakından tanımak amacıyla 4 haftalık bir atölye çalışması düzenliyor.

Türkiye’deki Düşünce Kuruluşlarının Faaliyet Alanları

"Bir Sivil Toplum Örgütlenmesi Modeli Olarak Düşünce Kuruluşları" atölye programının üçüncü haftasında "Türkiye’deki Düşünce Kuruluşlarının Faaliyet Alanları" ele alındı.

AÖB Ortaöğretim Biriminden Hizmetiçi Eğitim Programı

Anadolu Öğrenci Birliği Gaziantep Şubesi Ortaöğretim Birimi 20 Ekim Cumartesi günü eğitimcilere yönelik hizmetiçi eğitim programı düzenledi.

Türkiye'de ve Dünyada Düşünce Kuruluşları

"Bir Sivil Toplum Örgütlenmesi Modeli Olarak Düşünce Kuruluşları" başlıklı atölye programının ikinci haftasında "Türkiye'de ve Dünyada Düşünce Kuruluşları" ele alındı.

Eğitimcilerin Eğitimi Ders Planlaması Toplantısı Yapıld

Vakfımız bünyesinde ders halkalarını yöneten eğitimcilere yönelik düzenlenen eğitimcilerin eğitimi ders planlaması toplantısı 12 Ekim Cuma günü yapıldı.

Katre Sanat Merkezi Yeni Dönem Kursları Başladı

Katre Sanat Merkezi’nin 7 branşta ve tüm yaş gurupları için düzenlediği yeni dönem kursları başladı.

Medya Akademi Kurs Kayıtları Başladı

Ortadoğu Medya İletişim Akademisi tarafından düzenlenecek medya kurslarına kayıtlar başladı.

Sivil Toplum ve Düşünce Kavramı

BEKAM tarafından düzenlenen "Bir Sivil Toplum Modeli Olarak Düşünce Kuruluşları" başlıklı atölye programı "Sivil Toplum ve Düşünce Kavramı" oturumu ile başladı.

Yetim Annesi Olmak

Bülbülzade Vakfı Yetim Komisyonu tarafından yürütülen Çare Sizsiniz Projesinde yetim annelere yönelik "Yetim Annesi Olmak" adlı kişisel gelişim semineri verildi.

Öğretmen Komisyonundan Kahvaltılı Hasbihal Programı

Bülbülzade Vakfı Öğretmen Komisyonu yeni eğitim öğretim döneminin başlangıcı dolayısıyla kahvaltılı hasbihal programı düzledi.
Alt Manşet
Gündem
STK Kadın Temsilcileri Bülbülzade Vakfı’nda T
Türk ve Suriyeli STK’lardan Kardeşlik Ormanı
Üniversite Öğrencileriyle Tanışma Programı Ya
EKE Yılın İlk Değerlendirme Toplantısını Yapt
Kurtuluş Ormanında Badem Hasadı Başladı
Emek ve Uyum
Çare Sizsiniz Projesinde Müze Gezileri Yapıld
13. Anadolu Buluşması Yetim Komisyonu Çalışma
13. Anadolu Buluşması EKE Çalışmaları
Yardım
Paylaşınca Hayat Bayram Olur.
Paylaşınca Hayat Bayram Olur!
İyilikder Gaziantep’te 1500 Gıda Paketi Dağıt
İyilik Sofrası Çobanbey'de Kuruldu
Yetimlerle İftar Sofralarında Buluşuyoruz
Bir Çocuk da Siz Giydirin
Geleneksel Ramazan Yardımları Başladı
İyilikder’den 2 bin Aileye Gıda Yardımı
Yetimlerle İftar Sofralarında Buluşuyoruz
Eğitim
Suriyelilerin Sosyal Uyumunda Sivil Toplumun
Türkiye’deki Düşünce Kuruluşlarının Faaliyet
AÖB Ortaöğretim Biriminden Hizmetiçi Eğitim P
Türkiye'de ve Dünyada Düşünce Kuruluşları
Eğitimcilerin Eğitimi Ders Planlaması Toplant
Katre Sanat Merkezi Yeni Dönem Kursları Başla
Medya Akademi Kurs Kayıtları Başladı
Sivil Toplum ve Düşünce Kavramı
Yetim Annesi Olmak
Kurumsal
Ekim Ayı Teşkilat Toplantısı Yapıldı
Önder Dayanışma Derneği’nden Vakfımıza Ziyare
13. Anadolu Buluşması Müzakere Edildi
Vakıf Personeli Kahvaltıda Bir Araya Geldi
Anadolu Platformu Gaziantep Bölge Toplantısı
Vatan Derneğinden Vakfımıza ziyaret
Kurtuluş Ormanımıza Ziyaret
Bayramlaşma Bayramın III. Günü Yapıldı
Bülbülzade Vakfı Bayram Mesajı (TR, KU, AR, E
Gençlik
AÖB Öğrencileri Diyarbakır Gençlik Festivalin
Üniak’dan AÖB’ye Ziyaret
Cins Dergisinin Eylül Sayısı Tahlil Edildi
Gündem Oturumları Başladı
Ortaöğretim Öğrencileriyle Tanışma Programı Y
Üniversiteyi Yeni Kazanan Öğrencilerle Hasbih
AÖB’den Dünya Dillerinde Basın Açıklaması
20 Yetimin Evine Kütüphane Kuruldu
AÖB Öğrencilerinden Yetim Aile Ziyareti
Aile
Mozaikder’de Seçim Heyecanı
Mozaikder’den Gece Yolculuğu adlı Hizmetiçi P
“Değerler ve Desenler” Sempozyumu Sonuç Bildi
“Değerler ve Desenler” Sempozyumu Van’da Yapı
“Değerler ve Desenler” Sempozyumu Van’da Yapı
Dijital Çağda Müslüman Kalmak
Prof. Dr. Ali Gür Öğrencilere Tavsiyelerde Bu
AKADDER Genişletilmiş İstişare Toplantısı Yap
Maksim Gorki’nin Ana Kitabı Tahlil Edildi
Röportajlar
Aldemir Orient TV’ye Konuştu: Ortak Paydamız
Hayalimiz İnsani Gelişmişlik Endeksi Yüksek B
Yurt Anlayışını Yeni Bir Konsepte Dönüştürdük
Anadolu'nun ötekisi şeytandır, emperyalistler
28 Şubat'ı Cezalandıramadığımız için 15 Temmu
İstikrar Spor Kulübü Başkanı ile Röportaj
15 Temmuz Sonrası Sokak Röportajları
Bölge halkını savaşın aracı yapmak istiyorlar
Suriye'nin geleceğine 'entelektüel yatırım'
Yayınlarımız
4. Yetim Şenliği Video Görüntüleri
Senai Demirci Şafak FM’de Söyleşi Programına
Onlar Eğlenerek Öğrendiler
Bültenimizin 15. Sayısı Yayımlandı
Renas Programı Çok Yakında TRT Kürdi Ekranlar
Tefsîra Quranê TRT Kürdi’de
11. Öğretmen Sempozyumu Video Görüntüleri
Bitcoin Çağında İslam Ekonomisi (video)
Hemhal Dergisi 3 Dilde Yayın Hayatına Başladı